Hayal ve Gerçek Arasında İnsan : Mutluluk Üzerine



Zamanımızın çoğununu, gelecekteki kendimizi memnun ve mutlu edecek yarınlar inşa etmek için harcıyoruz. Anlık mutluluğumuzu, keyfimizi sağlayacak şeyler yerine, gelecekteki kendimizin refahı için sorumluluk alıyoruz. Aslında her ne zaman bir şey "istiyorsak" - bir promosyon, evlilik, araba, dondurma - onu elde ettiğimizde, bizim parmak izimize sahip o, bir saniye, bir dakika veya on yıl sonraki kişinin, bizden miras aldığı şeyden hoşlanacağını umarak davranıyoruz.

Oysa tıpkı onu mutlu edeceğini düşünerek geleceğini planladığımız çocuklarımız gibi, kendi zamansal neslimiz de oldukça nankördür. Olması için çok çabaladığımız şeyler gelecekteki kendimizi mutlu etmezken; olmaması için elimizden geleni yaptığımız, kaçındığımız şeyler de bir zaman sonra daha mantıklı, yapmadığımız için hayıflandığımız şeylere dönüşmektedir. Gelecekteki kendimiz onun için yaptıklarımızdaki iyi niyetimizi takdir edebilir, elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığımızı da. Fakat bu, bizim için "şimdi" en iyi olacağını düşündüğümüz şeyin, gelecekteki kendimiz için yeterince bile iyi olmadığı gerçeğini değiştirmiyor.

Fakat bu nasıl olabilmektedir. Gelecek yıl veya en azından bu öğleden sonra olacağımız kişinin zevklerini, beğenilerini, tercihlerini, ihtiyaçlarını ve arzularını bilmiyor muyuz? Gelecekteki kendimizin hayatını şekillendirirken onu iyi anlamıyor muyuz? O halde neden bizim olmazsa olmaz diye hayatımıza koyduğumuz şeyler, onlara üzücü, sıkıcı ve gereksiz görünüyor? Neden bizi düşündüklerinde (geçmişteki kendimiz) seçimlerimizi, kararlarımızı durmadan eleştiriyorlar? Bizim hakkımızda düşündüklerinde gurur ve takdir yerine, neden pişmanlık ve avuntu hissediyorlar? Biz onları ihmal etmiş, yadsımış olsak, hadi neyse, ama biz onları mutlu etmek için hayatımızın en iyi yıllarını verdik. Onlarda mı bir bozukluk var, yoksa biz de mi?

Optik illüzyonlar (Müler-Lyer çizgileri, Necker kübü v.s.) istisnasız herkesin yanlış yapmasına neden oldukları için değil, daha ziyade herkesin aynı yanlışı yapmasına neden oldukları için ilginçtirler. Optik illüzyonların algımızda yarattığı hatalar yasaları olan, düzenli ve sistematik hatalardır.

Kişisel geleceğimizi hayal etmeye çalışırken yaptığımız hatalar da yasaları olan, düzenli ve sistematik hatalardır. Optik illüzyonların nasıl görme yeteneğimizin gücünü ve sınırlarını hatırlatıyorsa, bu hatalar da öngörü yeteneğimizin gücünü ve sınırlılıklarını gösteren bir örüntüye sahiptir. Bu kitap, insan beyninin kendi geleceğini nasıl ve ne kadar iyi hayal edebildiği ve bu geleceklerden hangisinden onun daha çok hoşlanacağını nasıl ve ne kadar iyi öngörebildiğine dair bilimin söylediklerini tanımlamaya çalışmaktadır.

Zaman içinde ileriye bakma eylemi veya geleceği dikkate alma
İnsanoğlu geleceği hakkında düşünebilen tek hayvandır. Gelecek hakkında hiçbir hayvanın düşünmediği, düşünemediği, düşünemeyeceği biçimde düşünebiliyoruz ve bu basit, her yerde ve her zamanda olan, sıradan eylem insan oluşumuzun tanımlayıcı öğelerinden biri. İnsan beyninin, en karmaşık makinelerin bile yapamayacağı en olağanüstü başarısı, yapıtı bilinçli deneyimdir. Büyük Piramiti görmek, Golden Gate'i hatırlamak veya uzay gemisini hayal etmek, bunları inşa etmekten çok daha olağanüstü eylemlerdir. Ve bu üç eylemden birisi ise diğerlerinden çok daha harikuladedir. Görmek dünyayı olduğu gibi deneyimlemektir; hatırlamak onu olmuş olduğu gibi deneyimlemektir; hayal etmek ise dünyayı olmadığı, hiç olmamış olduğu, fakat olabileceği gibi deneyimlemektir. İnsan beyninin en büyük başarısı, gerçeklik dünyasında var olmayan şeyleri ve epizodları hayal edebilme becerisidir. Geleceği düşünmemizi olanaklı kılan da bu beceridir zaten.

Beyin iki yolla geleceği yapar: biri diğer hayvanlarla da paylaştığımız bir yöntemle, diğeri ise hiçbir hayvanın yapamadığı ama sadece insan beyninin yapabildiği bir yöntem. Bunlardan ilki en yakın olan, yerel ve kişisel bir gelecek hakkında tahminde bulunmaktır. Şimdiki ve geçmiş olaylardan edinilen bilgiyi kullanarak, olması en olası bir sonraki olayı tahmin edebilmektir. Fakat beyin bunu yaparken bilinçli bir düşünceye ihtiyaç duymaz. Tıpkı aritmetik bilgisi olmadığı halde, abaküs ile ikiye iki ekleyerek dördü bulabiliyorsa, benzer şekilde beyin de geçmişi şimdiye ekleyerek geleceği bulabilir, onlar hakkında düşünmeye hiç gerek olmaksızın. Bu tür tahminlerin bir diğer özelliği zamansal olarak çok uzun vadeli olmamalarıdır. Aslında beynin bu anlık, yerel ve kişisel gelecek hakkında tahminde (prediction) bulunduğunu söylemek yerine, bir tür sonralama (nexting) yaptığını söylemek daha doğru olabilir. Anlık, yerel ve kişisel gelecek hakkında beynin bu otomatik, sürekli, bilinçli olmayan tahmin becerisi çok şaşırtıcı ve elzem olmakla birlikte türümüzün ağaçlar arasından çıkıp giysilere bürünmesine neden olan becerisi bu değildir. İnsan olarak ürettiğimiz gelecek türü ki, bunu bir tek biz yapabiliyoruz, tamamen farklı bir tür gelecektir.

Frontal lobu hasar görmüş insanların davranışları gözlemlediğinde bu kişilerin sıradan durumlarda son derece normal davrandıkları - dökmeden çay içebildikleri, perdeler hakkında konuşabildikleri - gözlemlenmiştir. Ama öğleden sonra ne yapacakları ile ilgili konuşmaya gelince, bu onlar için imkânsız bir eylem haline gelmiştir. Prefrontal korteksteki hasar planlama becerisinin kaybına neden olmaktadır. Frontal lobun belli bölgelerindeki hasarlar insanların daha soğukkanlı olmasına neden olmakla birlikte, onları plan yapma becerisinden de mahrum bırakmaktadır. Endişe ve planlamayı kavramsal olarak birbirine bağlayan şey her ikisinin de geleceği düşünme ile yakından ilişkili olmasıdır.

Hasar görmesi durumunda, planlama ve endişenin özellikle etkileniyor olması, frontal lobun, modern yetişkin insanın kendini geleceğe yansıtırken kullandığı vasıta olduğuna işaret etmektedir. Onsuz şu an içine hapsolur, geleceği hayal edemez ve dolayısıyla da onun ne getireceği ile ilişkili kaygı duyamaz oluruz. Frontal lob, sağlıklı yetişkin insanı, zaman içine yayılan var oluşunu göz önünde bulundurma kapasitesiyle donatır.

İnsanlara geçmiş, şimdi ve gelecek ile ilgili ne kadar düşündükleri sorulduğunda, en çok gelecek hakkında düşündüklerini iddia etmişlerdir. Neden böyle olduğuna dair soruya en belirgin cevap, gelecek hakkında düşünmenin haz verici olabildiğidir. Aslında gelecek hakkında düşünmek o kadar keyif verici olabilir ki, bazen orada olmaktan ziyade, orada olmayı düşünmeyi tercih edebiliriz.

Mutlu gelecekler hayal etmek bizi mutlu edebilirken aynı zamanda sorun yaratan bazı sonuçları da olabilir. İyi olayları kötü olaylara nazaran daha çok düşünme eğiliminde olduğumuz için, gerçekte iyi olayların olma olasılığını olduğundan çok daha fazla değerlendirebiliriz. Bu, kendi geleceğimizle ilgili gerçekçi olmayan biçimde iyimser olmamıza neden olur. Hatta bizim iyimser inançlarımıza meydan okuyan olumsuz olaylar bile bizi daha az iyimser yapmak yerine daha çok iyimser yapabilmektedir.

Gelecek hakkındaki düşüncelerimiz sadece mutlu olayları hayal etmekten ibaret değildir elbette. Sıklıkla insanlar gelecek hakkında kaygılı düşüncelerinden dolayı yakınırlar. Olumsuz olayları ummak, öncelikle, onların etkisini azaltır. Olumsuz olayları hayal etmemizin bir diğer nedeni de korku, kaygı, endişe gibi duyguların yaşamlarımızda bir takım faydalı rolleri olmasıdır. Olumsuz yaşantıların olacağını düşünmek, bunların yaratacağı duygulardan kaçınmak için bizi motive eder.

Geleceği göz önünde bulundurmak haz verir ve acıdan kaçınmamızı sağlar. Ama bu, gelecekle ilgili bu kadar yoğun biçimde düşünüyor oluşumuzun en önemli nedeni değildir. Olması olası olan şeyleri bilmek isteriz ki, böylelikle onlarla ilgili bir şeyler yapabilelim. Bilgi güçtür. Burada ve şimdi olup, anın keyfini çıkarmak yerine, beynimizin geleceği bu kadar ısrarla canlandırmaya (simüle) çalışmasının en önemli nedeni beynimizin yaşantılamak üzere olduğumuz deneyimleri kontrol etmek istemesidir.

Neden gelecek deneyimlerimiz üzerinde kontrol sahibi olmak istediğimizin biri doğru biri yanlış olmak üzere iki cevabı vardır. Doğru olan yanıt, insanların kontrol sahibi olmayı tatmin edici bulmalarıdır. Etkin olmak, şeyleri değiştirmek, etkilemek, şeylerin olmasına neden olmak, insan beyninin doğal olarak karşılamaya çalıştığı temel ihtiyaçlarından biridir. Ve bebeklikten beri davranışlarımızın çoğu kontrol sahibi olma yönündeki eğilimimizin bir ifadesidir. İnsanoğlun dünyaya kontrol etme tutkusu ile birlikte gelmesi ve bu dünyadan yine bu tutkuyla ayrılıyor olması bir gerçektir. Araştırmalar bu giriş çıkış arasında herhangi bir yerde, insan şeyleri kontrol edebilme becerisini kaybettiğinde mutsuz, çaresiz, ümitsiz ve çökkün hale geldiğini göstermektedir.

Kontrol etme arzumuz o kadar güçlüdür ki, şeylerin kontrolümüzde olduğu hissi o kadar ödüllendiricidir ki, sıklıkla kontrol edilemez olanı da kontrol edebilecekmiş gibi davranırız. Aslında bu illüzyona bağışık olan tek insan grubu, pek çok durumda olayları ne dereceye kadar kontrol edebileceklerini doğru biçimde tahmin edebilen klinik depresyonda olan insanlardır. Bu durum araştırmacıların kontrol duygusunun, ister gerçek ister illüzyon olsun, ruh sağlığının kaynaklarından biri olduğu sonucuna varmalarına neden olmuştur.

Kişinin kendi teknesini akan zaman nehrinde kontrol edebilmesi, varacağı yer neresi olursa olsun, hazzın ve ruhsal sağlığın bir kaynağı olmakla birlikte; teknenin nereye varacağı bundan çok daha önemlidir. Kaptan olmak başlı başına çok keyifli olmakla birlikte, tekneyi yüzdürmenin amacı onunla bir yere varmaktır. Varacağımız yerin niteliği, vardığımızda nasıl hissedeceğimizi belirler. İnsanın yaygın geleceği hakkında düşünebilme becerisi en iyi hedefleri seçmemizi ve en kötülerinden kaçınmamızı sağlar. Teknemizin yönünü kontrol etmek isteriz ve istemeliyiz de çünkü bazı gelecekler diğerlerinden daha iyidir. Ve biz bu kadar uzak mesafeden de olsa, hangisinin daha iyi olduğunu seçebilmeliyiz. İşte baştaki soruya verdiğimiz cevaplardan yanlış olanı da budur. Teknemizi idare ederken nereye gitmemiz gerektiğini bildiğimizi düşünerek hareket ederiz, fakat bu boşunadır. Teknemiz istediğimiz yöne gitmeyeceği veya istediğimiz hedefe varamayacağı için değil, fakat gelecek bizim şimdi öngördüğümüzden köklü biçimde farklı olacağı için bu çaba boşunadır. Geleceği düşünerek, onu kontrol edebildiğimizi, buradan iyi olan hedefleri seçebildiğimizi zannederiz. Oysa gelecek bizim şimdi öngördüğümüzden köklü biçimde farklı görünmektedir. Nasıl görme yeteneğimizle ilgili illüzyonlar veya geçmişe yönelik illüzyonlar deneyimliyorsak, aynı biçimde öngörümüz ile ilgili illüzyonlar da deneyimliyoruz. Ve bütün bu illüzyon türleri insan psikolojisinin aynı temel ilkeleri ile açıklanabilmektedir.

Deneyimin onu yaşayan kişi dışındakiler için gözlemlenebilir olmadığı gerçeği
Mutluluk sözcüğü birbiriyle ilişkili üç şeyi ifade etmektedir: duygusal mutluluk, ahlaki mutluluk ve yargısal mutluluk. Duygusal mutluluk bir duygu, bir deneyim, öznel bir durumu ifade eden bir terimdir. Onu tanımlarken ya onun ortaya çıkmasına neden olan durum veya nesnelerden ya da ona benzer duygulardan bahsedebiliriz. Aslında bu öznel bir deneyimi tanımlamamız istendiğinde yapabileceğimiz tek şeydir. Duygusal mutluluk bir deneyim olduğu için ancak öncülleri veya diğer deneyimlerle ilişkisi bakımından yaklaşık olarak tanımlanabilmektedir. Her ne kadar duygusal mutluluğu tanımlamakta zorlansak da, onun gerçekliğinden ve öneminden kuşkumuz yoktur. İnsanlar mutlu olmak ister ve istedikleri diğer her şey bu amaca ulaşmak için istedikleri şeylerdir.

Mutlu olma arzusu hepimizde vardır. Ama bu arzunun ne ile karşılandığı önemli olduğu için kelimenin anlamına dair yoğun bir karmaşa söz konusudur. Böyle olduğu için mutluluk kelimesinin iyi bir duyguyu değil, ancak özel yollarla yaratılabilen çok özel bir iyi duyguyu tanımladığı düşünülebilir. İki bin yıldır filozoflar mutluluğu erdemle tanımlamaya çalışmışlardır, çünkü istememiz, peşinden koşmamız gereken mutluluğun bu olduğunu düşünmüşlerdir. Fakat erdemli yaşamanın mutlu olmaya neden olacağı için erdemi mutluluğun kendisi olarak tanımlamak neden ve sonucu aynı terimle ifade ederek kafa karıştırmaktan başka işe yaramaz. Mutluluk bir deneyimi tanımlamak için kullandığımız bir terimdir, yoksa ona yol açan eylemleri tanımladığımız bir kelime değil.

Mutluluk ile ilgili bir diğer sorunda insanların mutlu kelimesini şeylerin değerine dair inançlarını ifade etmek için de kullanıyor olmasıdır. Yani insanlar bazen mutluyum dediklerinde bunu yaşamakta oldukları öznel deneyimi ifade etmek için değil, o şeye dair duruşlarını ifade etmek için söylerler. Örneğin, eşinizin altı aylığına üst düzey bir göreve layık görülerek yurt dışına gideceğini öğrendiğimiz de, altı ay ayrı kalacağımız için son derece üzgün hissediyor olmamıza rağmen, "senin için mutluyum" dediğinizde ki gibi.

Mutluluk kelimesini ahlaki veya yargısal anlamı içinde değil de, sadece öznel bir deneyimi ifade eden anlamı için de kullandığımızı kabul etsek bile, iki öznel deneyimin birbirinden farklı veya aynı olduğunu nasıl belirleyebiliriz. Gerçek şu ki bilemeyiz. İki mutluluk deneyiminin birbirinde farklı olup olmadığını farklı insanlara sormak yerine aynı kişiye sormayı deneyelim. Fakat bu durumda bile kıyasladığımız iki öznel deneyimi aynı anda yaşayamıyoruz. Şu anki deneyimimizi, geçmişteki deneyimizin anısıyla karşılaştırıyoruz. Geçmişteki yaşantıları hatırlayışımız kusurlu olduğu, için yeni ve eski mutluluk deneyimlerimizi karşılaştırmak iki öznel deneyimin gerçekten farklı olup olmadığını anlamak için riskli bir yoldur.

Bütün mutluluk iddiaları kişinin belli bakış açısından yapılan iddialardır. Kişinin kendine özgü geçmiş deneyimleri şimdiki deneyimi değerlendirmesi için bir bağlam, bir lens, bir arka plan oluşturur.

Beyin karşılaştığı uyaranın ne olduğunu tanımlamadan önce ona uygun tepkiyi belirler. Yani karşılaştığım bu şey nedir sorusundan önce, şimdi ne yapmalıyım sorusunu cevaplar. Beyin nesneyle karşılaştığı anda birkaç ana unsuruna analiz eder, bu unsurların varlığına yokluğuna bağlı olarak çok hızlı ve basit bir karar verir: bu nesne hemen tepki vermemi gerektirecek kadar önemli mi?

Neden uyarılmışlık hali yaşadığımızı bilmeden, uyarılmış hissedebileceğimiz gerçeği kendi duygularımızı tanımlama becerimize dair önemli içerimlere sahiptir. Fizyolojik uyarılmışlık hali birden fazla şekilde yorumlanabilir ve uyarılmışlık halimizi yorumlayışımız ona neyin neden olduğunu düşünüyor oluşumuza bağlıdır.

Deneyim ve farkındalık sıklıkla birlikte bulunmalarına rağmen iki ayrı duruma işaret eder: birincisi bir iş içinde olmayı, onunla uğraşıyor olmayı ifade ederken, diğeri bu uğraşı içinde oluşun bilincinde olmayı ifade eder. Farkındalık kendi deneyimimizi deneyimlemek gibidir. Kör görüş tabir edilen duruma yol açan beyin hasarından muzdarip kişilerin görebilmelerine rağmen, gördüklerinin farkında olmama durumunu yaşarlar. Deneyimlerler, ama deneyimlediklerini bilmezler.

Deneyim ve farkındalık arasındaki benzer bir ayrışma duygular için de söz konusu olabilir. Duygusal durumları ifade eden kelimelerden yoksun olma durumu olarak adlandırılan alexithymia durumuna sahip kişilere ne hissettikleri sorulduğunda "hiçbir şey" veya "bilmiyorum" cevabı alınır. Alexitymikler duygularını tanımlayacak kelime haznesinden yoksun olmaktan ziyade kendi duygusal durumlarına dair içsel farkındalıktan yoksundurlar. Duyguları varmış gibidir, ama sanki onlardan haberdar değildirler. Örneğin duygusal olarak uyarıcı resimler gösterildiğinde verdikleri fizyolojik tepkiler normal insanların verdiğinden farklı değildir. Ama sözel olarak resimlerin uyandırdıkları hoşnutsuzluk duygusuna ayırt etmeleri istendiğinde, korkunç bir kaza resmini bir kedi yavrusu resminden ayırt edememektedirler. Tıpkı görsel deneyim ve farkındalığın ayrışabilmesi gibi duygusal deneyim ve farkındalık da birlikte olmayabilir. En azından bazı kişiler mutlu, üzgün, kızgın oldukları halde bazı zamanlar böyle hissettiklerini bilememektedirler.

Görüldüğü gibi bireyin mutluluğunun ölçülebilmesi ve bu ölçümün yeterince geçerli ve güvenilir olduğundan emin olmak oldukça zordur. Dolayısıyla öznel deneyimin bilimsel olarak incelenmesi çok zor görünmektedir. Fakat imkansız değildir. Bunun için öncelikle, öznel deneyimin doğası gereği, onu kusursuz biçimde ölçebilecek bir alet olamayacağını kabul edip, belli hatalara rağmen gerçeğe yaklaşmayı denemek gerekiyor. İkinci olarak, öznel deneyimin bütün diğer kusurlu ölçümleri içinde dürüst, dikkatli bireyin kendi bildirimlerinin en az kusurlu olan olduğunu kabul etmek gerekiyor. Üçüncü kabulümüz ise ölçümlerdeki kusuru azaltmak için mümkün olduğunca çok sayıda ölçüm yapmak gerektiğidir.

Şeylerin gerçekte de zihinde göründükleri gibi olduğuna dair inanç
"Eğer şöyle olsaydı nasıl hissederdin"i hayal etmek en önemli zihinsel eylemlerimizden biridir. Ve bunu her gün yaparız. Kiminle evleneceğimiz, nerede çalışacağımız, ne zaman emekli olacağımız hakkında kararlar veririz. Bu kararları sıklıkla, böyle değil de şöyle olması nasıl hissettirir sorusuna dair inançlarımıza dayandırırız. Hayatlarımız dilediğimiz veya planladığımız gibi olmayabilir ama eğer öyle olsalardı mutlu olacağımızdan, üzüntülerimizin biteceğinden kuşkumuz yoktur. Kendimizi ne zaman bir karar verme aşamasında bulsak alternatiflerin sağlayacağı gelecekleri hayal ederiz ve onları yaşarken kendimizi nasıl hissedeceğimizi düşünürüz. Hayal etme becerimiz, hayali hiçbir şeyden görüntüler, hayaller yaratmamıza yarayan güçlü bir alettir. Fakat bütün araçlar gibi kısıtlılıkları vardır. Geleceği görmemizi sağlayan hayal etme becerimizin eksikliklerini anlamak için geçmişi görmemizi sağlayan hafıza becerimizin ve şimdiyi görmemizi sağlayan algı yeteneğimizin eksikliklerini anlamak gerekiyor.

Deneyimlerimiz belleğe yüklenirken tümüyle değil belli başlı unsurlara indirgenerek depolanır. Ve ne zaman deneyimimizi hatırlamak istersek, belleğimiz çok çabuk biçimde elindeki ipuçlarıyla o anı yeniden dokur ve biz sanki o an tümüyle saklanmış gibi bir illüzyona kapılırız. Çalışmalar göstermektedir ki beynimiz geçmiş deneyimlerimizi hatırlamaz, onları yeniden dokur. Dolayısıyla da olaydan sonra edinilen bilgi olayın nasıl hatırlandığını değiştirir. Hatırlama eylemi gerçekte depolanmamış olan ayrıntıları tamamlamayı içerir. Tamamlama o kadar çabuk ve bilinçdışı gerçekleşen bir süreçtir ki, bunu ne zaman yaptığımızı bile bilmeyiz.

Geçmiş yaşantılarımıza dair hatırladıklarımızı kaplayan bu güçlü ve fark edilemeyen tamamlama özelliği şimdiyi algılayışımızı da etkiler. Görsel algı esnasında beyin kör noktaya düşen cisimleri göremez ama tamamlama özelliği sayesinde gerçekte görmediği şeyi gördüğü diğer şeyler bağlamında doldurur. Bu eksik olanı en iyi tahminle tamamlama özelliği sadece görsel algıya da özgü değildir üstelik. Algımız gerçeğin olduğu gibi bir kopyası değildir. Beynimiz duyu organlarından gelen uyarıyı işler. Algılar birer portre gibidir. Fotoğraf değildir. Çizilen şeyin gerçekliği kadar, çizen ressamın niteliğinden de etkilenir.

Örneğin, çocuklar nesneyi algılayış biçimlerinin, nesnenin gerçek özelliği olduğunu sanırlar. Dolayısıyla da herkes o nesneyi onun gördüğü gibi görmelidir. Dünyadaki şey ile zihindeki şeyin aynı olduğunu sanırlar. Tabii olgunlaştıkça gerçekçilikten, idealizme yaklaşırlar ve algının aslında tümüyle bakış açısına ilişkin olduğunu anlarlar. Fakat bu gerçekçilik olgunlaşmayla gitse de tümüyle terk etmez. Yetişkin olmalarına rağmen insanlar bazı durumlarda realist gibi davranmayı sürdürmektedir.

Bir şeyle ilgili öznel deneyimimizi öncelikle otomatik olarak gerçekliğin doğru bir temsili olarak kabul ediyoruz. Daha sonra eğer zaman, enerji ve yeteneğimiz varsa, bu varsayımımızı reddediyor ve gerçek dünyanın bizim algıladığımızdan farklı olabileceğini göz önüne alıyoruz. Realism bütün yaşamımız boyunca algılarımızdaki ilk basamaktır. Gördüğümüze inanıyoruz ve gerektiğinde ise ona inanmaktan vazgeçiyoruz. Beynimiz dış gerçekliğin kendi yapabileceği en iyi yorumunu sunar bize. Ve bu yorumlar sıklıkla o kadar iyidir, dünyanın gerçekte olduğu biçime o kadar benzemektedir ki, gördüğümüzün gerçek değil, bir yorum olduğunu fark etmeyiz. Beynimizin bu tamamlama hilesini göz ardı edip, belleğimiz ve algılarımızın geçerliliğini düşünmeden kabul ettiğimizde yaptığımız hatayı geleceğimizi hayal ederken de yapıyoruz.

Geleceği hayal ederken, zihin gözümüzün kör noktası gibi davranıyoruz ve bu eğilim de duygusal sonuçlarını tartmaya çalıştığımız gelecek olayları yanlış hayal etmemize neden oluyor. Sorun hayallerimize, düşünmeden, gerçeklerin doğru bir temsiliymiş gibi davranıyor olmamızda. Belli belirsiz akademik olarak, beynimizin tamamlama hilesini kullandığını fark ediyor olsak da, elimiz de olmadan geleceğin bizim hayal ettiğimiz biçimde tüm detaylarıyla gerçekleşeceğini umuyoruz. Aslında beynin dahil ettiği detaylar dışarıda bıraktıkları kadar sorun da yaratmıyor.

Geleceği hayal ettiğimizde hesaba katmadığımız, dışarıda bıraktıklarımız zannettiğimizden çok daha önemlidir. Olmayanlarla ilgili düşünme becerisinin yokluğu günlük yaşamda güçlü bir hata kaynağıdır. İki olgu arasında nedensel ilişki test edilirken, olası tüm koşullar ( A ve B varken; A var ama B yokken; A yok ama B varken ve hem A hem B yokken ki durumlar) dikkate alınır. Olgular arasındaki nedensel ilişkiye buna göre karar verilir. Ama gündelik yaşamda nedensel ilişkilere dair çıkarsama yaparken; olan olaylara dikkat edip, olmayan olayları gözden kaçırıyoruz.

Yokluk durumlarını düşünme konusundaki beceri eksikliğimiz hatalı yargılara varmamıza, kişisel kararlarımızda şaşırmamıza neden olabilmektedir. Yokluklara, olmayan şeyler karşı dikkatsizliğimiz geleceğimiz hakkında düşünüş biçimimizi de etkilemektedir. Elbette her şeyi hayal edemeyiz. Ama nasıl gelecek olaylarla ilgili hayal ettiğimiz her detaya gerçekleşecekmiş gibi davranıyorsak, hayal etmediğimiz detaylara da sanki gerçekleşmeyeceklermiş gibi davranıyoruz. Diğer bir deyişle hayalimizin gerçekliğin ne kadarının tamamladığını göz ardı ettiğimiz gibi, ne kadarını dışarıda bıraktığını da göz ardı ediyoruz.

Kendi dikkatimizin odağından kaçmak çok zordur, yani göz önüne almadığımız şeyi göz önüne alabilmek. Ve bu gelecek olaylara verebileceğimiz duygusal tepkileri sıklıkla yanlış tahmin etmemize neden olmaktadır.

Görsel olarak yakında olan nesneler, uzakta olan nesnelere göre nasıl daha ayrıntılı görünüyorsa, zamansal olarak daha yakın olaylar da daha ayrıntılı görünmektedir. Yakın gelecek daha ayrıntılandırılırken, uzak gelecek daha bulanık ve pürüzsüz görünür. Geçmiş veya gelecekte daha uzakta olan olaylar hakkında daha soyut biçimde düşünürüz, neden olduklarına sorgularız. Fakat yakın geçmiş veya gelecek için daha somut biçimde düşünürüz, nasıl olduklarını veya olacaklarını sorgulama eğilimindeyiz.

Zaman içinde görmek, uzay içinde görmeye benzer. Ama zamansal ve uzaysal ufuk arasıda şöyle bir fark vardır. Beyin uzaktaki cismi bulanık ve ayrıntısız algılarken, onun aslında uzakta olduğu için öyle göründüğünü bilir. Ama zamansal olarak uzak bir olayı hatırlar veya hayal ederken, beynimiz ayrıntıların zamansal uzaklık nedeniyle bulanıklaştığını gözden kaçırıp, sanki gerçekte bu kadar yalın ve belirsiz oldukları için öyle hatırladığı veya hayal ettiği sonucuna varmaktadır. Yakın geleceğin canlı detayları uzak gelecekten daha çok hissedilebilirdir, dolayısıyla yakın gelecekte olacak olayları hayal ettiğimizde uzaktakilere göre daha çok heyecan ve kaygı duyarız.

Şimdiki deneyimin kişinin geçmişe ve geleceğe bakışını etkileme eğilimi
Bilim adamları gelecekle ilgi tahminlerinde yanıldıklarında, hemen hemen her zaman, geleceğin çok fazlaca şimdiye benzeyeceğini düşündükleri için bu hataya düşmüşlerdir. Sıradan insanlar da bu konuda bilim adamlarına benzerler. İnsan beyninin geçmişi hatırlar, geleceği hayal ederken nasıl boşlukları doldurduğundan, tamamladığında bahsetmiştik. Beyin bu tamamlama işlemini yaparken, boşlukları bugün ile doldurur. İnsanlar geçmişlerinde de şimdi düşündükleri, yaptıkları veya söyledikleri gibi düşünmüş, yapmış ve söylemiş olduklarını hatırlayarak, yanlış hatırlamaktadır. Geçmişe dair anılarımızdaki boşlukları şimdinin malzemesiyle doldurma eğilimi özellikle duygularımızı hatırlamaya çalıştığımızda baskındır.

Eğer geçmiş delikleri olan bir duvarsa, gelecek de duvarı olmayan bir deliktir. Hafıza tamamlama hilesini kullanır. Ama hayal gücünün kendisi tamamlama hilesidir. Eğer şimdi, hatırladığımız geçmişimizi hafifçe renklendiriyorsa, hayal ettiğimiz geleceğimize çok daha yoğun biçimde nüfuz etmektedir.

Beynimiz dünyanın duyulabilir unsurlarını hayal etmek istediğinde kendi duyu alanlarına başvurur. Gerçekte karşımızda olmayan bir nesnenin nasıl olduğunu bilmek istediğimizde belleğimizden o nesne ile ilgili bilgiyi görsel kortekse yollar ve zihinsel bir görüntü deneyimleriz. Gerçek olaylara duygusal tepkiler vermemize neden olan beyin bölgelerimiz hayali olaylara da duygusal tepkiler vermektedir. Olayları hayalimizde canlandırır ve bu canlandırmaya verdiğimiz duygusal tepkiyi kaydederiz. Hayal gücü nesneleri önceden görmemizi sağladığı gibi, olayları da önceden hissetmemizi sağlar. Ön duygulanım mantıksal düşünmeye kıyasla gelecek duygularımızı daha iyi tahmin etmemize imkân verir. Aslında insanlar şimdiki zamanda duygularını hissetmekten alıkonulduğunda, gelecekte nasıl hissedeceklerini geçici olarak tahmin edemez hale gelirler.

Fakat ön duygulanımın da sınırları vardır. Bir şeyi hayal ederken hissettiklerimiz her zaman onları gerçekten görür, duyar, giyer vs iken nasıl hissedeceğimizi gösteren iyi bir rehber değildir.

Beyin gerçeği algılamayı birincil ve en önemli görevi olarak görmektedir. Örneğin, görsel dikkatimizi çeken gerçek bir nesne varken bir başka nesneyi hayal edemeyiz. Gerçeğin önceliği vardır. Gelecek olaylar, beynimizin duygusal alanlarına ihtiyaç duyduğunda ve hali hazırda o alanlar şimdiki zamanın olayları tarafından kullanılıyorsa, beynimiz hayal edilen olaya dair duygusal bir tepki veremeyecektir. Aynı anda iki şeyi göremez veya hissedemeyiz. Hayal gücünün istekleri gerçek karşısında her zaman reddedilir. Hem duyusal hem de duygusal sistemler bu politikayı uygular. Duyusal sistemin hayal gücünün talebini reddettiğini fark edebilirken, aynı şeyi duygusal sistem yaptığında bunu fark edemeyebiliyoruz.

Dünyadan aldığımız bilgi akışının yarattığı duygusal deneyim duygulanımı oluştururken, belleğimizden kaynaklanan bilgi akışının yarattığı duygusal deneyime ön duygulanım denmektedir. Ve bu ikisi çok sıklıkla birbirine karışır. Şimdiki zamanda, yaşanmakta olan an içinde kötü hissetmekle meşgulsek, hayali bir gelecek için iyi hissetmek mümkün değildir. Bunun gerçeklik ilkesinin kaçınılmaz sonucu olduğunu fark etmek yerine, düşünmekte olduğumuz gelecek olayın hissetmekte olduğumuz mutsuzluğun kaynağı olduğunu sanırız. Geleceği hayal edip, sonra onun bize nasıl hissettirdiğini dikkate almamız çok doğal. Fakat beynimiz hali hazırdaki olaylara tepki vermeyi öncelediği için, yanlış biçimde yarını da şimdi hissettiğimiz gibi hissediyoruz.

Hayal gücü nadiren şimdinin sınırlarını aşabilir. Bunun nedenlerinden biri kullanmak zorunda olduğu donanımı algıdan ödünç almak zorunda olmasıdır. Bu iki sürecin aynı platformda işlemek zorunda oluşu, bazen hangisinin işlemekte olduğunu karıştırmamıza neden olmaktadır. Geleceği hayal ederken hissettiklerimizin, o geleceğe vardığımızda hissedeceklerimiz olduğunu farz ediyoruz. Fakat aslında geleceği hayal ederken hissettiğimiz, sıklıkla şu anda olanlara verdiğimiz bir tepkidir.

Zaman bir nesne değil, soyutlamadır. Dolayısıyla, olduğu gibi hayal edilmesi mümkün değildir. Fakat duygusal geleceğimizi öngörmek; zaman içinde, zaman hakkında, zaman boyunca düşünmemizi gerektirir. Fakat eğer zaman gibi soyut bir kavramın zihinsel görüntüsünü yaratamıyorsak, onun hakkında nasıl düşünür ve tartışırız? İnsanlar soyut bir şeyle ilgili olarak düşünmek zorunda kaldıklarında, o soyut şeye benzettikleri somut bir şeyi hayal ederler ve onun hakkında düşünürler. Çoğumuz için uzay zamana benzeyen somut şeydir. Ve zamanı uzaysal bir boyut olarak tahayyül ederiz. Geçmiş arkamızda, gelecek önümüzdedir. Metaforla düşünmek zayıflığımızı güçlü yanımızla dengelememize olanak sağlayan akıllıca bir teknik: görselleştirebildiğimiz şeyleri görselleştiremediklerimiz hakkında düşünmek, konuşmak, karar vermek için kullanabiliriz.

Diğer yandan metafor çok aydınlatıcı olmakla birlikte yanlış da yönlendirebilir. Ve zamanı uzaysal bir boyut olarak tahayyül etmek bu ikisine de yol açmaktadır.

Keyif verici şeyler en büyük hazzı ilk deneyimlendiklerinde verirler ve bu verdikleri haz tekrarla birlikte azalır. Bu alışmadır. İnsanoğlu bu eğilimi yenmesine yardımcı olan iki araca sahiptir: çeşitlilik ve zaman. Alışmayı yenmenin bir yolu kişinin deneyimlerini çeşitlendirmesidir. Alışmayı alt etmenin bir diğer yolu ise deneyimlerin tekrarları arasındaki zamanı artırmaktır. Zaman ve çeşitlilik alışmayı alt eden iki yoldur ve ikisinden birisine sahipseniz, diğerine ihtiyaç yoktur. Hatta eğer tekrarlar arasındaki süre yeterince uzunsa çeşitlilik sadece gereksiz olmakla kalmayıp hatta kayba neden olabilmektedir. Fakat zamanı uzay metaforu ile algıladığımızda, bir şeyin zamansal aralıklarla tekrarlandığında vereceği hazzı tasavvur ederken bunu uzaysal bir tasarımla düşünüyoruz. Ve çeşitliliğin daha çok hazza neden olacağını farz ederek kararlar alıyoruz. Oysa zamansal olarak takip eden deneyimler arasındaki zaman alışmayı alt edecek kadar uzundur ve bu durumda çeşitlilik maksimum hazzı düşürebilmektedir.

Zamanı tahayyül etmek çok zor olduğu için zaman zaman onu uzaysal bir boyut olarak düşünüyoruz. Ve hatta bazen hiç tahayyül etmiyoruz. Zihinsel bir görüntüyü inceleyebilir, kimin neyi nerede yaptığını görebilir, fakat ne zaman yaptıklarını göremeyiz; zihinsel görüntüler zamansal değildir. O halde gelecekte olacak şeylerle ilgili nasıl hissedeceğimize nasıl karar vereceğiz? O olaylar şimdi olsaydı nasıl hissedeceğimizi hayal ederiz ve sonrasında şimdi ve sonranın aynı şey olmadığı gerçeğini göz önüne alarak ayarlamalar yaparız. Bu tarz yargılama yöntemindeki sorun başlangıç noktalarının varacağımız nokta üzerinde çok derin etkilerinin olmasıdır. Başlangıç noktaları önemlidir, çünkü sıklıkla başladığımıza yakın bir yerde dururuz. İnsanlar gelecekteki duygularını öngörmek için, gelecekteki olayı sanki şimdi oluyormuş gibi tahayyül edip, sonra duygulanımını olayın zamandaki gerçek yerine göre düzeltirken de aynı hataya düşmektedir. Genellikle gelecek duygularımızı tahmin etmeye çalışırken başlangıç noktası olarak şimdiki duygularımızı kullandığımız için, geleceğimizin gerçekten o zaman hissettireceğinden çok, şimdiki gibi hissettireceğini zannediyoruz.

İnsan beyni uyarımın mutlak büyüklüğüne değil, farklılık ve değişimlere karşı aşırı derecede duyarlıdır. Mutlak değil de görece büyüklüklere karşı duyarlılığımız fiziksel özellikler için olduğu gibi öznel özellikler içinde geçerlidir. Karşılaştırma yaparken, geçmişi hatırlamak, olası olanları düşünmekten daha kolay olduğu için karar verirken yanılmaktayız. Diğer yandan geçmiş yerine olası olanlarla karşılaştırma yaptığımızda da yanılmaktayız.

Değer bir şeyin başka bir şeyle kıyaslanmasıyla ortaya çıkar; herhangi bir durumda yapabileceğimiz bir den fazla karşılaştırma biçimi vardır ve bir biçimde karşılaştırma yaptığımızda bir şeye biçtiğimiz değer, farklı bir tür karşılaştırma yaptığımızda değişir. Karşılaştırma yapmakla ilgili bu gerçeklerin gelecek duygularımızı tahayyül etme becerimize dair içerimi şudur: gelecekte bir şeyin bizi nasıl hissettireceğini öngörmek istediğimizde; şimdi yapmakta olduğumuz karşılaştırmayı değil, gelecekte yapacağımız kıyaslamanın biçimini göz önüne almalıyız. Fakat çoğu zaman düşünmeden, en kolayı tercih ederek karşılaştırma yaptığımız için şimdi yaptığımız karşılaştırmaların gelecekte yapacaklarımız olmayabileceğini dikkate bile almıyoruz.

Yaptığımız karşılaştırmalar duygularımız üzerinde derin etkilere sahiptir. Dolayısıyla şimdi yaptığımız karşılaştırmaların yarın yapacaklarımız olmadığını fark edemediğimizde gelecekte nasıl farklı hissedeceğimizi değerlendiremiyoruz. Gelecekte olacağımız kendimizin dünyayı şimdi gördüğümüz gibi görmeyeceğini fark edemiyoruz.

Bir şeyin akla uygun olmasına veya görünmesine neden olma eylemi
İnsan beyni belirsizliği kullanır. Çoğu uyaran belirsizdir, yani birden fazla anlama gelebilir. Bağlam, sıklık ve yakınlık belirsiz bir uyaranla karşılaştığımızda ona hangi anlamı vereceğimizi belirleyen etkenlerden üçüdür. Fakat bunlar kadar önemli bir başka etken de tercihtir. Beynimiz bir uyaranı birden fazla şekilde yorumlama özgürlüğüne sahip olduğunda, onu istediği gibi yorumlama eğilimi göstermektedir. Yani tercihlerimiz uyaranları nasıl yorumladığımızı, bağlam, sıklık ve yakınlık nasıl etkiliyorsa öyle etkilemektedir.

Başımıza gelen deneyimler pek çok farklı anlama gelecek şekilde muğlâktır. Bir deneyime olumlu bir anlam atfetmek insanoğlunun oldukça başarılı olduğu bir iştir. Buna rağmen başımıza gelen her şeye şükreder bir mutluluk içinde dolaşmayız ortalıkta. Dünya böyledir, biz şöyle olmasını isteriz; ama dünyayı deneyimleme biçimimiz de- onu görüş, hatırlayış ve hayal ediş biçimimiz- katı gerçeklik ile rahatlatıcı illüzyonların bir karışımıdır. Dünyayı olduğu gibi algılasaydık yatağımızdan çıkamayacak kadar çökkün olurduk; diğer yandan onu olmasını istediğimiz gibi algılasaydık da yine hiçbir şey yapamayacak kadar aldanmış olurduk. Gerçeksiz de illüzyonsuz da yapamayız. Her birinin belli bir amacı vardır; her biri diğerinin etkisini sınırlayarak dünyayı bu ikisinin bir uzlaşısı olarak deneyimlememizi sağlar.

İnsanların psikolojik bir bağışıklık mekanizmaları vardır. Ve sağlıklı bir psikolojik bağışıklık sistemi, içinde bulunduğumuz durumla baş etmemize olanak verecek kadar iyi hissetmemizi ve onunla ilgili bir şey yapmamıza sevk edecek kadar da kötü hissetmemizi sağlayan bir denge bulmalıdır.

Deneyimlerimizi, gerçek ve illüzyon arasındaki dengeyi muhafaza ederek, olumlu biçimde görmeye çalışırız. Fakat deneyimlerimizle ilgili bu görüşleri inandırıcılıkları oranında benimseriz.

Görüşlerimizi dileklere, isteklere, hayallere değil; gözlenebilir gerçeklere dayandığında inandırıcı buluruz. Beynimiz gözün gördüğüne inanır, gözün reddettiğine inanmaz. O halde bir şeye inanacaksak bunun gerçeklerle desteklenmesi, en azından çelişmemesi gerekmektedir.

Fakat gerçekleri toplama, yorumlama ve analiz etmenin çok farklı yolları vardır. Ve bu farklı yollar aynı gerçeklerden farklı sonuçlar çıkarılmasına neden olur. Kendimiz ve deneyimlerimizle ilgili gerçekleri toplama ve analiz etmemiz söz konusu olduğunda istediğimiz sonuçları verecek yöntemleri kullanırız. Beyin ve göz arasında, beynin gözün gördüğüne inanmayı kabul ettiği, fakat buna karşılık gözün de beynin istediğini görmeyi kabul ettiği sözleşmeye dayalı bir ilişki vardır.

Gerçekler bizim onlardan çıkarmayı tercih ettiğimiz sonuçlara meydan okuduklarında onları ince eleyip sık dokur, onları daha ayrıntılı analizlere tabi tutarız. Benimsediğimiz sonuca inanmak için destekleyici tek bir gerçek kafi iken, aksi durumda pek çok gerçeğin varlığına ihtiyaç duyarız. Kendimizle ilgili inanmak istediğimiz ve inanmak istemediğimiz şeyler için de böyle davranırız. Hoşlandığımız sonuçlara inanmamız gerçeklerin izin verip vermediğini sorarken, hoşlanmadıklarımıza inanmamız için gerçeklerin bizi zorlayıp zorlamadığına bakarız. Pek tabii, hoşlanmadığımız sonuçlar inanılmak için çok daha zorlu bir ispat sürecinden geçmek zorundadırlar.

Gerçeği çarpıtılmış olarak görmek ancak deneyimlerin muğlaklığı sayesinde mümkün olabilmektedir: yani deneyimler, bazıları diğerlerinden daha olumlu olan, çok sayıda farklı ve inandırıcı bakış açısıyla görülebilir.

Gerçekleri yoğururken bunu neden yaptığımızı bilmeyiz. Çünkü olumlu görüşleri kasıtlı yaratmak inandırıcılıklarını yok eder. Olumlu görüşlerin inandırıcı olabilmesi, onların dürüstçe karşılaştığımız gerçeklere dayandırılabiliyor olmasına bağlıdır. Bunu, gerçekleri bilinçdışında pişirip, bilinçli olarak tüketmemiz sayesinde başarabiliyoruz. Bu yöntem işe yarıyor, ama kendimize yabancı olmak pahasına.

Gelecekteki bir olaya bakışımızın, o olay olup bittikten sonraki bakışımızla aynı olacağını zannediyoruz. Aslında görüşlerimizin değişecek olduğunu düşünmüyoruz, çünkü normal olarak onları değiştiren süreçlerin farkında değiliz. Bu gerçek, kişinin duygusal geleceğini öngörmesini zorlaştırabilir.

Psikolojik bağışıklık sistemimizden haberdar olmamak, beynimizin, gelecekteki olayları oldukları anda değerlendireceği koşulları yanlış öngörmemize neden olmaktadır. İnsanlar neden yapmadıklarından, yaptıklarına nazaran daha çok pişman olurlar? Çünkü psikolojik bağışıklık sistemi eylemsizlikler için olumlu ve inandırıcı görüşler üretme konusunda, eylemler için olduğundan çok daha fazla zorlanmaktadır.

Psikolojik bağışıklık sistemi, her savunma sisteminde olduğu gibi, uyaranlara belli bir kritik eşik geçildiği andan itibaren tepki verir. Deneyimler bizi yeterince mutsuz ettiğinde psikolojik bağışıklık sistemi gerçekleri suçu kendimizden uzaklaştıracak şekilde yeniden yorumlayıp, deneyimimizle ilgili bize daha olumlu bir görüş sunar. Fakat bunu, kendimizi olumsuz duygular içinde hissettiğimiz her deneyim için yapmaz. Bu gerçeğin paradoksal sonucu, kötü bir deneyim için olumlu bir görüş üretmenin, çok kotu bir deneyime nazaran bazen çok daha zor olmasıdır. Yoğun olumsuz duygular onu hafifletecek mekanizmaları harekete geçirirken, ortalama olumsuz duygular geçirememektedir. Ve bu gerçek, duygusal geleceğimizi öngörmemizi zorlaştırmaktadır. İnsanlar savunmalarının daha hafif düzeydeki acılarla değil, daha yoğun acılarla harekete geçtiği gerçeğinin farkında olmadığı için, farklı düzeylerdeki olumsuz yaşantılara verecekleri kendi duygusal tepkilerini yanlış öngörmektedir.

Yaşadığımız deneyim, yaşamak istediğimiz değilse vereceğimiz ilk tepki onu bırakıp yenisini almaktır. Ne zaman deneyimimizi değiştiremiyorsak o zaman deneyimimize bakışımızı değiştirmek için yollar ararız. Kaçınılmaz ve değiştirilemez koşullar psikolojik bağışıklık sistemini harekete geçirir. Fakat insanlar bunun olacağını, acının yoğunluğunda olduğu gibi, fark etmezler. Kaçınılmaz koşullar psikolojik savunmaları harekete geçirerek, o koşullara dair olumlu görüşler geliştirmemizi sağlar. Fakat kaçınılmazlığın psikolojik bağışıklık sistemlerini harekete geçireceğini ummayız ve bu ciddi hatalar yapmamıza neden olabilir.

Hazlarımızı maksimize etmek ve acılarımızı minimize etmek için, deneyimlerimizi onları üreten koşullarla ilişkilendirebilmeliyiz. Fakat aynı zamanda bu koşulların, bu deneyimleri nasıl ve neden ürettiklerini de açıklayabilmeliyiz. Açıklamalar deneyimlerimizden tümüyle faydalanmamızı sağlar. Fakat aynı zamanda bu deneyimlerin doğasını da değiştirir. Örneğin deneyimler olumsuz olduğunda onları kendimizi iyi hissettirecek şekilde açıklamaya çalışırız. Açıklamalar, olumsuz olayların etkisini yatıştırırken, aynı şeyi olumlu olaylar söz konusu olduğunda da yapar. Açıklanamayan olaylar duygusal etkilerini artıran ve yaygınlaştıran iki niteliğe sahiptir. İlk olarak, nadir ve sıra dışı oluşlarıyla etkilerler bizi. Açıklanamayan olaylar nadir görülür ve nadir olaylar doğal olarak daha büyük bir duygusal etkiye sahiptir. Açıklamalar ise bir olayın nasıl ve neden olduğunu anlamamıza, dolayısıyla nasıl ve neden bir daha olabileceğini görmemize izin verir. Açıklanamayan olayların oransız biçimde daha çok duygusal etkiye sahip olmasını bir diğer nedeni, özellikle onları durmadan düşünmeye devam etmemizdir. Bir olayı açıklayabildiğimizde onu katlar ve belleğimizin bir köşesine koyarız ve diğerine geçeriz. Fakat bir olay açıklanamıyorsa, durmadan zihnimizi meşgul edecektir. Açıklamalar olayların duygusal etkilerini azaltır, çünkü onları daha olası hale getirip, onlarla ilgili düşünmeyi bırakmamıza neden olur. Belirsizlik mutluluğumuzu muhafaza edip uzatabilir. Dolayısıyla insanların belirsizliği tercih edeceğini düşünebiliriz. Fakat genelde tam tersi söz konusudur. Her şeyi açıklama arzumuz, mutluluğumuzu azaltabilmektedir.

Düzetilebilir, yeniden şekillendirilebilir veya geliştirilebilir olabilme
Uygulama ve koçluk hemen hemen bildiğimiz her şeyi sayesinde öğrendiğimiz iki araçtır. Hangi beceri olursa olsun bunun edinilmesi her zaman için doğrudan deneyim ve/veya doğrudan deneyime sahip kişileri dinlemenin bir ürünüdür. Bizi mutlu eden veya etmeyen şeylerle doğrudan deneyimimiz vardır. Ve etrafımızda biz mutlu edecek veya etmeyecek şeylerden bahsedecek pek çok insan vardır. Bütün bu uygulama ve koçluğa rağmen mutluluk arayışımız sıklıkla hüsrana uğramaktadır. Hoşnutluk ve gururla hatırladığımız deneyimleri tekrarlamaya çalışırız, diğer yandan sıkıntı ve utançla hatırladıklarımız tekrarlamaktan kaçınmaya çalışırız. Sorun bunları sıklıkla doğru biçimde hatırlayamamamızdır.

Doğal olarak, fakat yanlış biçimde, zihnimize hemen gelen şeylerin, sıklıkla karşılaştığımız şeyler olduğunu zannederiz. Bir deneyimin sıklığı onu hatırlamamızı kolaylaştıran tek belirleyici değildir. Aslında nadir veya sıra dışı deneyimler en kolay hatırlanabilenler arasındadır. En az olası deneyimin sıklıkla, en olası hatıra olması gelecek deneyimlerimizi öngörme becerimizi baltalamaktadır. Çünkü bu anıların neden çabucak zihne geldiğini fark etmiyor oluşumuz nedeniyle, yanlış biçimde, onların gerçekte olduğundan daha yaygın olduğu sonucuna varıyoruz. Sıra dışı olayları hatırlama ve onlara başvurma eğilimi, hatalarımızı bu kadar sıklıkla tekrar ediyor oluşumuzun nedenlerinden biridir.

Zihnimiz herhangi bir şeyin sonundaki unsurları, baştaki veya ortadakilere nazaran daha iyi hatırlama eğilimindedir. Bir deneyimin hazzını, son kısmına bakarak yargılıyor oluşumuz gerçeği ilginç karalar almamıza neden olabilmektedir. Bir deneyimin toplam hazzı, onu oluşturan anların nitelik ve niceliğine bağlıdır. Bir deneyimin nasıl sonlandığı ondan aldığımız toplam hazdan daha önemlidir. Fakat sadece bunun hakkında düşünmeye başlayana kadar.

Beyin, geçmiş olaylar hakkında tahminde bulunurken gerçekleri ve kuramları kullanır. Aynı şekilde geçmiş olayları tahmin ederken de gerçekleri ve kuramları kullanır. Fakat duygular geriye olaylarda olduğu gibi somut gerçekler bırakmadığı için, bir zamanlar nasıl hissettiğimize dair anıları inşa ederken, beyinlerimiz kuramlara daha çok dayanmaktadır. Ve bu kuramlar yanlış olduğunda, kendi duygularımızı yanlış hatırlarız. Hissetmiş olmalıyız diye inandığımız şekilde hissettiğimizi hatırlarız. Bu tür geriye bakış hatası ile ilgili sorun, bunun bizi ileriye bakışımızla ilgili hatalarımızı keşfetmekten alıkoyabilmesidir. İleriye ve geriye bakışlar, her ikisi de gerçek deneyimimizi tanımlayamıyor olmaları gerçeğine rağmen kusursuz bir birliktelik içinde olabilirler. Bir olay sonucunda mutlu olabileceğimizi öngörmemize yol açan kuramlar, aynı zamanda geçmişte de öyle olduğumuzu hatırlamamıza yol açar. Böylelikle kendi yanlışlıklarının delilini ortadan kaldırmış olurlar. Bu öngörülerimizin hatalı olduğunu keşfetmemizi çok zorlaştırır. Gerçekte nasıl hissettiğimizi doğru biçimde hatırlayamamamız, deneyimlerimizden faydalanamamamızın nedenlerinden biridir.

Sosyal ve linguistik bir hayvan olmamızın yararlarından biri de her şeyi kendimiz keşfetmek zorunda olmadan, diğerlerinin deneyimlerinden faydalanabiliyor oluşumuzdur. Deneyimlerimiz hakkında birbirimizle iletişim kuruyor olduğumuz gerçeği, bahsettiğimiz sorunların üstesinden gelmemize olanak sağlamalıdır. Her ne zaman birine bir şey anlatsak, onların dünyaya bakış biçimini daha çok kendimizinkine benzeyecek şekilde değiştirmeye çalışırız. Eğer belli bir inanç, kendi aktarımını kolaylaştıracak bir özelliğe sahip ise, o inanç gittikçe daha artan sayıda kişi tarafından kabul edilme eğilimindedir. Bu biçimde, inançların aktarım başarısını artıran pek çok özellikten en belirgin olanı, doğruluktur. Doğru inançlar bize güç verir ki, bu da neden bu kadar kolaylıkla aktarıldığını anlamamızı kolaylaştırır.

Fakat doğru olmayan inançların da benzer şekilde aktarılmasını anlamak zordur. Doğru olmayan inançlar eğer bir şekilde kendi aktarımlarını kolaylaştırıyorlarsa, inanç aktarımında hakim olurlar. Mutluluğa dair kültürel bilgeliğimizin bir kısmı böylece aktarılmış yanlış inançlara dayanmaktadır. Ne para, ne de çocuk sahibi olmak, kültürel bilgeliğimizin öngördüğünün aksine, aslında çok da mutluluk verici olaylar değildir. Fakat bu inançların doğruluğuna bakmadan, aktarım mekanizması, çocukların ve paranın mutluluk getireceğine inanmamızı sağlayarak bu inançları var etmiştir. Bu gerçek, işlerimizi ve ailelerimizi bırakacağımız anlamına gelmez. Çocuk yetiştirme ve para kazanmanın mutluluğumuzu artıracağına inanıyor olsak da, aslında bu şeyleri kendimizi aşan nedenlerle yapmaktayız. İnanç aktarımı da gen aktarımında olduğu gibi bireyin değil, türün refahını koruyan ilkelerle sağlanır. Genellikle bireyler sosyal sistemleri sürdürmenin kendi kişisel görevleri olduğunu düşünmedikleri için, bu fikirler kendilerini bireysel mutluluk reçeteleri altına gizlemelidirler. Yani yanlış da olsa inançlar onları doğuran sosyal sistemleri korudukları için aktarılmaya devam eder.

Hayal gücünün sınırlılıkları düşünüldüğünde zaman boyutunda hareket etmek yerine uzay boyutunda hareket edebilir ve şu anda düşünmekte olduğumuz gelecekteki olayı, şimdiki zamanda deneyimleyen bir başka kişiyi bulabiliriz. Kişiler hali hazırdaki deneyimlerinden bize bahsettiklerinde, aslında bize, mutluluğu ölçümleyebilmek için altın standart olarak kabul ettiğimiz, öznel durumlarını bildirmektedirler. O halde kendi duygusal geleceklerimizi öngörmek için başvurabileceğimiz yollardan biri de, aynı deneyimi şimdiki zamanda yaşayan birine ne hissettiğini sormaktır. Geleceği canlandırmak için, kendi geçmiş deneyimimizi hatırlamak yerine, diğer insanlardan kendi içsel durumlarına bakmalarını isteyebiliriz. Belki de hatırlamayı ve hayal etmeyi tümüyle bırakıp gelecekteki kendimiz için diğer insanları vekil tayin etmeliyiz. Diğer insanların kendimiz olmadığını belirtilerek, onların benzer durumlarda ne hissettiğini öğrenmenin çok işe yarayamayacağını düşünülebilir. Fakat araştırmalar, gelecekteki deneyiminizi öngörmekte, rasgele seçilmiş bir kişinin deneyimine başvurmanın, hayal gücünüzden daha başarılı olduğunu göstermektedir.

Hayal gücü üç kusura sahiptir. İlk kusuru bize fark ettirmeden tamamlama ve dışarıda bırakma eğiliminde olmasıdır. Hayal gücünün ikinci kusuru şimdiki zamanı geleceğe yansıtma eğilimidir. Üçüncü kusuru ise hayal gücünün bir kere olduklarında, olayların şimdi hayal ettiğimizden daha farklı hissettireceklerini fark edememesidir.

Bütün bu kusurlar nedeniyle, kendimiz hayal etmek yerine, gelecekteki duygularımız hakkında, şimdiki zamanda yaşayan birinin deneyimini öğrenmek suretiyle daha doğru tahminlerde bulunabiliriz. Araştırmalar kişiler hayal gücünün gerektirdiği bilgiden yoksun bırakıldığında ve böylelikle diğerlerini vekil olarak kullanmaya zorlandığında gelecek duyguları hakkında olağanüstü doğru öngörülerde bulunabildiklerini göstermektedir. Bu demektir ki, yarınki duygularımızı tahmin etmenin en iyi yolu, diğerlerinin bugün nasıl hissettiğini öğrenmekten geçer. Buna rağmen insanlar bu tekniği kullanmak istememektedir.

Çünkü çoğu insan kendini diğer insanlardan daha farklı görür. Kendimizi her zaman diğerlerinden daha üstün değerlendirmeyiz ama hemen her zaman kendimizi biricik ve farklı görürüz. Benlik, kendini çok özel bir kişiymiş gibi düşünür. Kendimizi bu kadar özel olarak düşünmemize neden olan şeylerden biri, kendimiz özel olmasak da, kendimizi biliş biçimimizin özel olmasıdır. Kendimizi içerden bilen tek kişiyiz. Kendi düşünce ve duygularımızı deneyimleriz, fakat diğerlerinin deneyimlediğini çıkarsamak zorundayız. İkinci nedense kendimizi özel olarak düşünmekten hoşlanıyor olmamızdır. Biricikliğimize değer verdiğimiz için onu abartmamız şaşırtıcı değildir. Üçüncü nedense, kendimizle birlikte aslında herkesin farklılığını abartmamızdır. İnsanların birbirinden, gerçekte olduklarından, çok daha farklı olduklarını düşünmeye eğilimliyiz. Bireysel benzerliklerin yoğunluğuna rağmen, az sayıdaki bireysel farklılıkları dikkate alırız. Bütün bunlardan dolayı sonunda insanların olduklarından daha farklı ve çeşitli olduklarını düşünürüz.

Diğerlerinin çeşitliliğine ve kendimizin biricikliğine dair inancımız özellikle duygular söz konusu olduğunda güçlüdür. Bireylerin çeşitliliğine ve biricikliğine dair bu mitsel inanç, diğerlerini gelecekteki duygularımızı tahmin etmek için vekil olarak kullanmaktan alıkoymaktadır. Kendimizi biricik varlıklar olarak tahayyül ettiğimiz için, diğerlerinin duygusal deneyimlerinden öğrenebileceğimiz dersleri sıklıkla reddetmekteyiz.

Mutluluğu bulmak için basit bir formül yok. Fakat muhteşem beynimiz, bahsettiğimiz nedenlerden ötürü, sağlam adımlarla geleceğimizi öngörmemizi sağlayamıyorsa bile, en azından bu yolda bizi tökezleten şeylerin ne olduğunu anlamamıza izin veriyor.

Kaynak: Daniel Gilbert'den özetleyen Sinem Koytak

Yorum Yaz